Deyimler

Deyimler. Bir olayı, bir durumu, bir kavramı daha etkileyici anlatmak için en az iki sözcüğün bir araya gelmesiyle oluşan ve çoğu zaman gerçek anlamdan uzaklaşıp kendine özgü anlam kazanan kelime gruplarına deyim denir. Deyimler, hem yazılarımıza hem de konuşmalarımıza derinlik katar. 25.Mar.2018 - Deyimler ( eğitimhane iskender07 öğretmenimizin çalışmasıdır ) Deyimler sözlüğümüz, yüzlerce deyimin anlamını ve örnek cümlelerini içermektedir. Türkçemizde deyim sayısı çok olduğu için deyimler a’dan z’ye baş harflerine göre sayfalara ayrılmıştır. 29.Oca.2017 - Nur adlı kişinin Pinterest'te 293 kişi tarafından takip edilen 'Deyimler' panosunu keşfedin. Deyimler, Atasözleri, Çalışma tabloları hakkında daha fazla fikir görün. Deyimler birçok farklı durumu tek cümle ile ifade edebilir. Kullanımı kolay olan ve anlaşılmayı kolaylaştıran deyimler, eski zamanlardan şimdiye kadar[…] Read more. Bıçak Kemiğe Dayanmak Deyimi ve Hikayesi. 6 Haziran 2020 admin Genel. Türkçe Deyimler ve Atsözleri - Türkische Redewendungen und SprichwörterRedensarten und Sprichwörter sind Volksweisheiten und gelten als Spiegel der Kulturen. Sie sind kurz und prägnant formulierte Lebensregeln mit poetische Bilder, die die Alltagssprache, die Kommunikation und die Lebensphilosophie eines jeden - ob groß oder klein ... Tüm deyimler ve açıklamaları ya da anlamlarını, en çok kullanılan deyimler listesini bu sitede bulabilirsiniz. Sitemizi bir atasözleri ve deyimler sözlüğü gibi kullanarak ödevlerinizi de yapabilirsiniz, deyimler ve anlamları ve cümleleri olarak dilinizi, dilbilginizi ya da genel kültürünüzü geliştirmek için de ...

Kemal Kilicdaroglu'nun Kurt-Alevi olmasi, CHP ve Iktidar hayali.

2020.09.23 23:12 RealSerdar Kemal Kilicdaroglu'nun Kurt-Alevi olmasi, CHP ve Iktidar hayali.

Kemal Kilicdaroglu Tuncelili Kurt-Alevi.
Kurtler Turkiye'de etnik acindan sayica azinlik. Aleviler de inanc acisindan sayica azinlik. Turklerin icinde Aleviler azinlik. Alevilerin icinde de Kurtler azinlik. Adam kisaca azinligin da azinligindan gelme. Turkiye'de boylesine azinliktan gelme birinin devlet baskani ya da eski deyimle basbakan olma sansi nedir? Bence sifira yakin.
O halde neden Kilicdaroglu CHPnin basinda secimden secime giriyor? Bu iktidar umudu nerden geliyor. Eger iktidar umudu yoksa CHP, diger partiler gibi, yandaslarina cikar saglayan bi parti mi? O hale mi getiriliyor?
Ulkelerin cogunda baskanlar, basbakanlar genelde cogunluktan cikmakta. Istisnalar vardir eminim. Ama CHPnin basinda azinliktan birinin olmasi aslinda AKPnin en buyuk avantajlarindan biri degil midir? Sonucta Rizeli, Usakli cogunluga ait dindar, milliyetci birisi Kilicdarogluna bakip onunla kendi arasinda ortak yon ne kadar gorebilir?
Turkiye gozumde kucuk ABD. Olen Amerikan baskanlarina baktigimizda kiminin inancsiz oldugunu simdi biliyoruz. Ama secildikleri donemde hepsi Hristiyan (cogunlugun dini). Sadece Hristiyanlik da degil, bir kisi haric hepsi Protestan diye biliyorum. Protestanlik da Abd'de cogunluk. Protestan olmayan tek baskan John F Kennedy diye biliyorum. Kennedy ailesi guclu bi aile, zenginler ve JFK bayagi karizmatik bir adammis. Oyle bir tane Katolik baskan secmisler o da 3 sene sonra suikaste ugramis.
ABD gibi gelismis, multi-kulturel bi ulkede secilen baskanlarin hepsi o ulkenin cogunlugunun ait oldugu inanc sistemine aitken, TR'de CHP'nin azinliga ait bir inanc/entisiteye bagli bir baskanla secim kazanmasini beklemek en hafif tabirle hayalcilik degil mi?
Bunun acik acik konusulmamasi da politik dogruculuk gibi. Bu elestiriler ayrimcilik kokabilir, irkci algilanabilir.
Ne dusunuyorsunuz?
submitted by RealSerdar to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.09.14 11:51 Traditional_Dirt_953 İngilizce deyimler ve anlamları okunuşları

İngilizce deyimler ve anlamları okunuşları submitted by Traditional_Dirt_953 to u/Traditional_Dirt_953 [link] [comments]


2020.08.24 23:51 karanotlar Kürtler Neden Millet Olamıyor!

Firat Aras
Konuyu teorik kavramlara boğmadan, bir örnek üzerinden giderek izah etmeye çalışacam.
Vereceğim örneğin merkezinde yer alan kişi son dönemlerde çoğu Kürtlerin tanıdığı bir isim.
Ahmet Kardam.
Cizre-Botan Botan Beyi Mir Bedirxan’ın beşinci kuşaktan torunu.
68 Kuşağından gelen bir Türk devrimcisi…
Türkiye’de sosyalist bir rejimin kurulması için yıllarca mücadele eden bir sosyalist…
Emperyalizme karşı mücadele eden, dolayısıyla kurulu dünya düzenini de değiştirip dönüştürmeyi hedefleyen bir enternasyonalist…
12 Eylül 1980 Darbesi ile Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan bir siyasi göçmen.
Tüm bu özelliklerine rağmen, ancak 50’li yaşlarından sonra Bedirxan Bey gibi tarihe geçmiş birinin beşinci dereceden torunu olduğunun farkına varabiliyor.
Ne kadar ilginç değil mi?
Ancak ilginç olan sadece beşinci dereceden dedesi olan Bedirxan Bey’den bihaber olmuş olması değil.
Farkına varışının hikayesi de bir o kadar ilginç…
Bedirxan Bey’in torunu ya da kendisiyle bir bağının olabileceği konusunda herhangi kuşkusu ve arayışı olmamış.
Malmisanij’ın “Cızira Botanlı Bedirhaniler ve Bedirhani Ailesi Derneğinin Tutanakları (1994)” adlı kitabının yayınlanmasıyla, tesadüf sonucu Kürt ve de Bedirxan Bey’in torunu olduğunun farkına varıyor.
Kitap’ta yayınlanan şecereden kendi ismini gördükten sonra araştırmaya başlıyor.
Yıllarca süren araştırma sonucu iki ciltten oluşan bir tarihi esere imza atıyor.
Cizre-Botan Beyi Bedirhan-Direniş ve İsyan Yılları
Cizre-Botan Beyi Bedirhan-Sürgün Yılları
Her iki cildi de okudum.
Mir Bedixan ile ilgili en kapsamlı ve yaşanan döneme dair bilgi ve belgeleri içeren tarihi bir çalışma.
Ayrıca bir hafta önce artı-tv’de katılmış olduğu bir programda kendisini dinledim.
Programda da kendisi ve dedesi olan Bedirxan Bey ile ilgili çalışması hakkında kendisine sorulan sorulara mütevazi bir şekilde cevaplar verdi.
Konuşmasında, küçük bir ayrıntı da olsa, kitaplarında yer almayan çok önemli bir anekdotu anlattı.
Dedi ki; “Böyle bir ailenin mensubu olmaktan gurur duyuyorum. İliklerine kadar asimile edilmiş bir kurdum. Ancak Kürtlükle en ufak bir alakam yok, Kürtçe bilmem. Hiçbir Kürt de bana Kürt demez. Bu iki ciltlik kitap, böylesine bir asimilasyona uğramış olmanın öfkesiyle yazılmıştır” dedi.
Ardından da Bedirxan Bey’in şu an Türkiye’de yaşayan aile mensupları konusunda da şu bilgiyi aktardı; “Türkiye’de yaşayan benim gibi çok sayıda torunları var. Ben tek değilim, ama yine ben tek başımayım. Bunların bazılarıyla daha bu çalışmaya başlarken buluştum. ‘Yahu ne karıştırıyorsun bu işleri’ diye bana tepki gösterdiler.”
Bu konuyu Ahmet Kardam üzerinden ele alırken amacım, kesinlikle onu eleştirmek değil.
Gerek iki ciltlik kitabını yazarken ve de televizyondaki konuşmasında değindiği o ince ayrıntılarla zaten kendisiyle ilgili bir özeleştiri de yapmış oluyor.
Bu da onun ne kadar erdemli bir olduğunu, geç de olsa yıllarını verdiği eseriyle borcunu ödüyor.
Peki bu durumda olan sadece Bedirxan Bey’in torunları mı?
Kuşkusuz hayır.
Tarihe geçmiş onlarca hatta yüzlerce ailelerin mensupları olan milyonlarca Kürt, bugün kendilerini Türk görüyor ve Türk devletine hizmet ediyorlar.
Milet olamamanın nedeni sadece devletin asimilasyon çarkına maruz kalan bu Kürtler mi?
Elbette ki hayır.
Bunun bir nedeni de son 50 yılda Kürtler adına ortaya çıkmakla birlikte, Kürt parti ve örgütlerinin milli bir duruştan uzak tutum ve duruşlarıdır.
1970’li yıllarda kurulan, isimlerinde Kürt ve Kürdistan kelimeleri yer alan tüm partilerin lider, yönetici ve taraftarları Sovyetlerin yıkılışına kadar bir bütün olarak, “sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” şiarıyla, tüm güçlerini Türkiye’de yapacakları sosyalist bir devrime adamışlardı. Bugün de tüm enerjilerini halkların kardeşliği ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesine harcıyorlar.
Asimilasyon çarkına uğrayan Kürtlerden tek farkları, aynı işi Kürt ve Kürtler adına adıyla yapıyor olmalarıdır.
“Sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” şiarıyla hareket eden partilerin çoğu, Sovyetler Birliği gibi tarihe karıştılar. Bugün hala varlıklarını sürdürenler ile tarihe karışan partilerden geriye kalan lider ve yöneticiler ise, Ahmet Kardam gibi bir özeleştiri yapma dürüstlüğünü bile gösteremiyorlar.
Kuruldukları o şatafatlı yıllarda, milliyetçi olmadıklarına dair anti-feodal ilkeleri üzerinde yemin ediyor…
Ne kadar enternasyonalist olduklarının göstergesi olarak da “sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” söylemiyle adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
Kürtler adına parti kurmakla birlikte, Türk solcularına şirin gözükmek için milli bir duruştan, ana dilleri olan Kürtçeden uzak durarak, devletin uyguladığı asimilasyon çarkının adeta birer dişlileri olma işlevini yerine getirdilegetiriyorlar.
Türk devletinin baskı ve zulmünün yanı sıra biraz da bu Kürt örgütlerinin millilikten uzak tutumlarının sayesinde Kürt halkı dilinden, toprağından, tarihi geçmişinden uzaklaştı.
Bir özeleştiri yapmadıkları gibi, bugün hala olaylara ideolojik yaklaşıp, kendilerine bile hayrı olmayan o ideolojilerini yeni ambalajlarla milli ve yeni bir reçeteymiş gibi Kürtlere yutturmaya çalışıyorlar.
Onların peşine takılan Kürtler de, „neden bir Kürt devletine sahip olmadık/olamıyoruz“ diye ağıt yakıyorlar.
Oyasa neden belli.
Biri devletin baskı ve zulmü ise, diğeri de Kürtler adına ortaya çıkan parti ve örgütlerin milli bir duruştan uzak olmaları sonucu, sömürgecilerin işini kolaylaştırmış olmalarıdır.
Bu iki temel nedenden dolayı Kürt halkı millet olma refleksinden uzaklaştı.
Bunun doğal sonucu olarak da;
Milet olamayınca milliyetçi olamıyor…
Milliyetçi olamayınca da milli bir duruş sergileyemiyor.
Milli bir duruşa sahip olamayan bir halk da, milli ya da moda deyimle bir ulus devlet kuramıyor.
http://navkurd.net/2020/08/kuertler-neden-millet-olamiyo
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.10 11:18 Cromagnums Irkçı atasözleri

Merhaba,
İstanbul'da yüksek lisans tezine hazırlık yapan bir arkadaşım konu olarak ''Türkçe'de bulunan ırkçı atasözleri ve deyimler'' konusunu seçti. Sizin bildiğiniz ırkçı atasözleri ve deyimler varsa yazabilirsiniz, bende arkadaşıma iletirim.
Not: Irkçı atasözleri ve deyimler her kültürde ve dilde vardır, dolayısıyla post ırkçılık amacı gütmemektedir. Bunlar dilimizin bir parçası olarak maalesef hala kullanılmakta ve incelenmesi gerekmektedir.
Arkadaşımın söylediğine göre Türkçe'de en çok Araplarla ilgili ırkçı sözler bulunuyor. Müslüman olan bir ülkenin başka bir müslüman milletle bu kadar dalga geçmesi de enteresan bir konu. Aynı zamanda Arapça'da ise en çok Farslarla ve Türklerle dalga geçiliyor.
Karadenizden bir örnek vermek gerekirse tüm siyah köpeklere ''Arap'' adı takılmış durumda.
Arap camiye girerse cemaat kaçar ( Arapların pis olduğuna dair ırkçı bir sözmüş, karadeniz'de daha çok sinop civarında kullanılırmış )
submitted by Cromagnums to Turkey [link] [comments]


2020.07.07 19:50 freewely “Peynir ekmek” , “çerez parası” gibi fakirlik belirtisi olan bazı eski deyimler, hayat pahalılığı yüzünden artık anlamını yitiriyor.

Peynir eskiden fakirlik belirtisiydi. “ peynir ekmek yemek” diye bir söz vardı çok kullanılan mesela. Artık kilosu 50 TL’den başladığı için bu söz baya demode oldu. “Çerez parası” deyimi de benzer şekilde kilosu 50 sen başlıyor kuruyemişlerin. Malesef bu da demode oldu. Yeni deyimler keşfetmeliyiz. Var mı aklınıza gelen ?
submitted by freewely to Turkey [link] [comments]


2020.07.02 22:30 Arda-_-burdurland ATASÖZLERİ VE DEYİMLER MEMEİ

ATASÖZLERİ VE DEYİMLER MEMEİ submitted by Arda-_-burdurland to burdurland [link] [comments]


2020.05.28 19:50 cinbilgisinfo Çin Atasözleri: İlham Veren, Komik ve Anlamlı Çince Sözler

Çin Atasözleri: İlham Veren, Komik ve Anlamlı Çince Sözler
Atasözleri ülkelerin tarihini, kültürünü ve tecrübelerini yansıtıyor. Kimi zaman komik, kimi zaman anlamlı, kimi zaman düşündürücü kimi zaman da karmaşık gelen bu sözler aslında hayatın gerçeklerini yanısıtıyor. Çin kültürü içerisinde yer alan Çince deyimler ve Çince atasözleri içerisinde derin anlamlar barındırıyor ve tecrübelerin aktarımını sağlıyor. ‘Bir Çin atasözü der ki’ diye başlayan cümleler çoğu zaman hayatın gerçeklerini ifade eden cümlelerle tamamlanıyor. İşte sizler için Çin atasözleri arasından seçtiğimiz Çince güzel sözler ve anlamları…
https://preview.redd.it/77q76ihzmj151.jpg?width=740&format=pjpg&auto=webp&s=d6e95c686f3bfc1b4c8fa299b1dddc69d5f53ef2

Öğüt Veren Çin Atasözleri

小洞不堵大洞难补。 Xiǎo dòng bù dǔ dà dòng nán bǔ.
“Küçük deliği durdurmazsan büyük deliği yamayamazsın.”
Öğüt veren Çin atasözleri arasında en çok bilinenlerden bir tanesi olarak yukarıdaki söz karşımıza çıkıyor. Sorunları küçükken halletmek gerektiğini sorun büyüyünce çözmenin zorlaşacağını ifade ediyor. Türkçe’de kullandığımız ‘yılanın başını küçükken ezeceksin’ tabiri bir yönüyle bu Çince atasözü ile eşleşiyor.

Tespit İçeren Çince Atasözleri

三个和尚没水喝。 Sān gè héshàng méi shuǐ hē.
Üç keşişin içecek suyu yok.
Çin Atasözleri toplumsal konulara da değiniyor. Örneğin yukarıdaki söz herkese ait olan işi hiç kimsenin yapmayacağını ifade ediyor. Yani görev birisine aitse o görev yapılır, eğer görev ortaya söylenmiş ve biriniz bu işi yapın denmişse hiçkimse o işi yapmaz deniyor. Aslında ofis ortamlarında sıkça karşılaştığımız bir durum.

Aşk Temalı Çin Atasözleri

情人眼里出西施。 Qínɡrén yǎnlǐ chū xīshī.
Aşık (sevgilisine) baktığında Xishi görür. (Xishi Çin’de güzelliği ile meşhur olan bir karakter)
Çin atasözleri arasında dilimizdeki tabirlere oldukça benzeyen bir başka söz de yukarıda yer alıyor. Bu Çin atasözü aşık olan kişinin sevdiğini her haliyle güzel göreceğini ifade ediyor. Bizim kullandığımız ‘güzel bakan güzel görür’ ya da ‘aşkın gözü kördür’ tabirine benziyor.

Komik Çin Atasözleri

一天到晚和妻子吵架的男人晚上什么都得不到 Yītiān dào wǎn hé qīzi chǎojià de nánrén wǎnshàng shénme dōu dé bù dào
Gün boyunca karısıyla tartışan adam gece avucunu yalar
一个男人在电栅栏上小便将会得到令人震惊的消息 Yīgè nánrén zài diàn zhàlán shàng xiǎobiàn jiāng huì dédào lìng rén zhènjīng de xiāoxī
Elektrikli çitlere işeyen adam şok edici haberler alır
Daha fazla atasözünü Çince atasözleri yazımdan okuyabilirsiniz.
submitted by cinbilgisinfo to KGBTR [link] [comments]


2020.05.28 14:00 hikmetgultekin biraz da deyimler

biraz da deyimler submitted by hikmetgultekin to burdurland [link] [comments]


2020.05.27 00:58 ErwinEugenRommel Tiger 2 Captured (Ele geçirildi) bir farklı deyimle King Tiger Tiger 2 nin ele geçirilerek geliştirilmiş versiyonudur ve Amerikan yapımıdır.Bu fotoğrafları gördüğümden beri uyuyamıyorum!!!

Tiger 2 Captured (Ele geçirildi) bir farklı deyimle King Tiger Tiger 2 nin ele geçirilerek geliştirilmiş versiyonudur ve Amerikan yapımıdır.Bu fotoğrafları gördüğümden beri uyuyamıyorum!!! submitted by ErwinEugenRommel to burdurland [link] [comments]


2020.04.28 23:26 -HypeR_ Deyimler aynı zamanda aslında bir memedir

Deyimler aynı zamanda aslında bir memedir submitted by -HypeR_ to burdurland [link] [comments]


2020.04.15 16:52 800kcayimvardemlikal Burdurland atasözleri ve deyimler serisi Vol Uncountable.

Burdurland atasözleri ve deyimler serisi Vol Uncountable. submitted by 800kcayimvardemlikal to burdurland [link] [comments]


2020.04.12 14:48 uresatylmz26 Atasözleri ve memeler haftası yani deyimler

Atasözleri ve memeler haftası yani deyimler submitted by uresatylmz26 to burdurland [link] [comments]


2020.04.09 23:38 _ahx- öbür haftayı deyimler ve özdeyişler haftası ilan ediyorum

öbür haftayı deyimler ve özdeyişler haftası ilan ediyorum submitted by _ahx- to burdurland [link] [comments]


2020.04.07 23:12 ekmeleddinnettin deyimler olaya dahil mi?

deyimler olaya dahil mi? submitted by ekmeleddinnettin to burdurland [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.07 10:38 DrDoesntCare Atasözleri ve deyimler sözlüğü

Atasözleri ve deyimler sözlüğü submitted by DrDoesntCare to Orkundk [link] [comments]


2020.04.06 23:42 EmircanTheWizard ATALAFLARI VE DEYİMLER SÖZLÜĞÜ r/burdurland

ATALAFLARI VE DEYİMLER SÖZLÜĞÜ burdurland submitted by EmircanTheWizard to burdurland [link] [comments]


2020.04.06 01:03 kralcansin Atasözü ve deyimler haftası time

Atasözü ve deyimler haftası time submitted by kralcansin to burdurland [link] [comments]


2020.04.05 04:23 turkiyede Profesyonel arama motoru optimizasyonu

Anadolu Seo, Profesyonel arama motoru optimizasyonu seo nedir ve nasıl yapılır? konularında firmalara büyük ölçüde destek olmaktadır. Bahsi geçen-konuyu-asla hafife almayın, eğer hafife alıyorsanız sürekli müşteri kaybı yaşıyorsunuz demektir.
SEO, seach engine optimization, diğer deyimle arama motoru optimizasyonu, son yıllarda dijital reklam pazarlamada sık duyulan kavramlardan birisi olmuştur. SEO, web sitesi için en önemli kavramlardan birisidir ve seo ile arama motorunda en üst sıralarda yer alabilmektedir.

Antalya'da Öne Çıkın!

Kısaca üst sıralarda yer almanın en temelidir de denilebilir. Bundan dolayı tüm firmalar veya şirketler dijital reklam uygulamalarını öne alarak web siteleri oluşturmakta yada sosyal medya mecralarını aktif olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Tüm firmaların sahip olduğu web sitesi ve sosyal medya çalışmaları bu seferde dijital alanda görünürlük rekabeti yaşamaktadır.
Bu noktada SEO çalışmalarının önemi ortaya çıkmaktadır.Aynı sektörde hizmet veren binlerce rakip firmayı geçebilmek ve arama motorlarında firmanın yada markanın isminin üst sıralarda bulunabilmesi için yapılan etkinliğin SEO çalışmaları ekseninde yürütülmesi gerekmektedir. Seo zorunlu olarak internetin her alanında aktif bir çalışma gerektiriyor.
Web: https://www.anadoluseo.com/
submitted by turkiyede to u/turkiyede [link] [comments]


2020.03.14 14:01 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to Turkey [link] [comments]


2020.03.14 13:52 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Geçen seferki post'um burada güzel geri dönüş almıştı. Bu sefer yine benzer ama farklı bir konuda bir paylaşımla karşınızdayım. Yazı boyunca karşınıza çıkacak şeylerin, subreddit'in formatına uygun olduğunu düşünüyorum.
Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.02.17 01:57 karanotlar Cumhuriyet'in Diplo'su Türkçede

Cumhuriyet'in Diplo'su Türkçede
https://preview.redd.it/672pv5f1udh41.jpg?width=800&format=pjpg&auto=webp&s=22cb24061470ed4e209a78ed58ba241da4f33237
RAGIP DURAN
İyi bir şeymiş gibi görünüyor ama kendisiyle ilgili yazıyı bile çevirip yayınlayamayan Cumhuriyet, Kürt, Ermeni ve diğer ‘hassas' konularda bloke durumda.
Cumhuriyet gazetesi, geçtiğimiz Pazartesi'den itibaren her ay Le Monde Diplomatique'in Türkçe versiyonunu yayınlayacağını duyurdu. İlk sayıyı da 3 Şubat günü çıkardı. Bu, başlı başına Türkiye medyası için, siyasi ve entelektüel dünya için iyi bir haber sayılabilir. Çünkü kısa adı "Diplo" olan Le Monde Diplomatique, 1954'den bu yana yayında. Halen 21 farklı dilde 31 ülkede okurlara sesleniyor. Orijinal Fransızca versiyonu aylık 200 bin civarında satarken farklı dillerdeki dergi toplam 2 milyonu aşkın satış yapıyor. İnternet okurları hariç. Tiraj önemli ama daha da önemlisi, ilk başlarda adından da anlaşılacağı üzere diplomatik dünya ile akademik çevrelere yönelik olarak elit bir siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, sosyoloji, kültür ve sanat dergisi olarak yayına başlayan Diplo, artık esas olarak neo-liberalizm karşıtı ciddi bir entelektüel yayın olarak kabul görüyor.
Diplo'nun Türkçe versiyonunun yayına başlaması nedeniyle Cumhuriyet ve Diplo'da çıkan iki yazı dikkatimi çekti: Cumhuriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya, kendi gazetesinden ve Diplo'dan söz ederken "Dünyanın iki saygın referans gazetesi" demiş. Doğru değil. Diplo için doğru olan bu niteleme, Cumhuriyet için geçerli değil. Cumhuriyet, Saray yargısının desteği ile gerçekleştirilen darbeden sonra ne saygın ne de referans gazetesi. Küçükkaya yazısının devamında diyor ki, "Dünyanın iki saygın referans gazetesi evrensel gazetecilikte buluştu." İlk sayının dökümünü okuduğunuzda buluşulan mekânın evrensel gazetecilik değil, suya sabuna dokunmayan gazetecilik olduğunu göreceksiniz. Küçükkaya'nın bir başka iddiası da şu: "(Türkçe edisyonun sayfalarını) Paris'te gazetenin merkez binasında panoya asarken Anne-Cécile'in ‘Harika olmuş' yorumu İstanbul'a ulaştı..."
Anne-Cécile hakikaten böyle bir övgüde bulunmuş mudur emin değiliz. Demişse bile bu övgüye kendi gazetesinin yani Diplo'nun Şubat sayısının 2. sayfasında çıkan 12 satırlık "Yeni Türkçe Edisyon" başlıklı haberinde yer vermemiş.
Üstelik bu yazıda, somut bir bilgi hatası var: "Cumhuriyet'in günlük ortalama satışı 50 binlere çıkıyor" demiş Diplo. Son tiraj raporu ise Cumhuriyet'in 27 Ocak- 2 Şubat döneminde, 456 okur kaybederek 28.556 adet sattığını gösteriyor.
Diplo'daki haberde yer alan bir başka tartışmalı bilgi de şu: "(Cumhuriyetin tirajı) Le Monde Diplomatique'in Türkçe ekiyle 5000 (Beşbin) artacak." Bu artış beklentisi Küçükkaya'nın konuya ilişkin yazılarında yer almıyor. Anlaşılan böyle bir tiraj artışı olmamış. Bu konuda bir haber göremedim. Bir de Fransızca orijinal sayı Cumhuriyet'i "liberal" diye tanımlıyor ki, Cumhuriyet'in pek hoşuna gitmez bu sıfat. İşbirliği pek iyi başlamamış…
Gelelim somut olarak Cumhuriyet'in süzgecinden geçen Diplo'nun Türkçe ilk sayısına. 8 sayfalık ekte, toplam 8 makale seçilmiş, tercüme edilmiş ve yayınlanmış. Konular şöyle: ABD (2), Avustralya, Ukrayna, Brezilya, Irak, İklim ve Sahra.
Diplo'nun orijinal yani Fransızca versiyonunda, Şubat sayısında, aslında Türkiyeli okuru yakından ilgilendiren en az 3 yazı var: Öncelikle "Yeni Türkçe Edisyon", sonra "Rojava'nın Askıya Alınmış Geleceği" ve "Kürtlerin Kaderi- Parçalanmış bir Toprak."
Cumhuriyet'in Kürt alerjisi mi var? Bu 2 yazı neden Türkçe versiyonda yok?
Bir de Le Monde Diplomatique'in iki ayda bir yayınlanan "Manière De Voir" (Görme Biçimleri) başlıklı derleme dergisinin Şubat-Mart sayısının başlığı "Kürt Mücadelesi." Derlemede Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürtleri hakkında 34 makale, 2 İnfografik, 1 Çizgi roman, 18 fotoğraf, resim, illüstrasyon var. Bu sayıda Selahaddin Demirtaş'ın "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kirli Savaşı" başlıklı makalesi, "Türk aydınları ve ‘Kirli Savaş" başlıklı bir çerçeve yine önemli uzmanların Ankara'yı ve Türkiyelileri ilgilendiren tahlilleri yer alıyor. Cumhuriyet, bu özel sayıyı da görmezden gelmiş. Halbuki Diplo'nun son sayısında birinci sayfada büyükçe bir ilanı var bu özel sayının. Cumhuriyet gizleyince bu yayın yok mu sayılıyor şimdi?
Mevcut ya da olası bir Cumhuriyet okuru acaba Brezilya ve Sahra'daki gelişmelerle mi daha çok ilgilenir yoksa güney komşusu Suriye'de olup bitenle mi? Kendi gazetenizle ilgili, işbirliği haberini neden yayınlayamıyorsunuz? Sorun kuşkusuz editoryal bir tercih değil. Bu duruma kısaca Kürt karşıtlığı diyoruz. Sansür diyen de çıkabilir. Çünkü bir gazete sadece yayınladıklarından değil yayınlamadıklarından da sorumludur. Cumhuriyet, işbirliği konusunda karşı tarafın görüşlerini ve Kürt meselesi hakkındaki yazıları çevirmeyip gizleyince, Le Monde Diplomatique'i Fransızca orijinalinden okuyan yurttaşlara karşı ne kadar uyanık olduğunu mu kanıtlayacak?
Sorun sadece bu sayı ile sınırlı kalmayacak. Cumhuriyet'in bugünkü yönetimi, Diplo'nun Ermeni, LGBTİ hatta bir ihtimal Saray hakkında yayınladığı yazıları da Türkçeye çevirip yayımlayamayacak.
Fransa ve Diplo 1915'e "Ermeni Soykırımı" diyor. Fransa ve Diplo Suriye'deki PYD/YPG'yi terör örgütü olarak değil ortak olarak değerlendiriyor. Cumhuriyet ise kendi yayınlarında 1915'e "Sözde Soykırım" derken PYD/YPG'nin başına her seferinde "terörist örgüt" sıfatını ekliyor. Yarın, orijinal Diplo'dan bir Ermeni ya da Suriye makalesini Türkiye'ye çevirmek durumunda kalırsa Cumhuriyet ne yapacak? Özgün metne sadık bir şekilde çevirse, kendi yayın ilkelerini ihlal etmiş olacak. Kendi terminolojisini kullansa özgün metni tahrif etmiş olacak. Kan uyuşmazlığı var "iki saygın referans gazetesi arasında." Dolayısıyla Türkçe okurlara yanlış, sahte belki de daha doğru bir deyimle steril (*) bir Diplo sunuyor ve sunacak Cumhuriyet. Fransızca ya da Diplo'nun diğer dillerdeki versiyonlarını okuyamayan Türkiyeliler "Bu ne biçim dergi, Suriye'de Kürtler saldırıya uğruyor Diplo Türkçede bir tek makale yok! Ermeni konusuna hiç değinmiyorlar. Bunlar, Erdoğan konusunda neden susuyor?" diyecek. Diplo, Türkiye'de gerçek kimliğinden farklı tanıtılmış, sunulmuş olacak.
Diplo'nun 2009'dan bu yana Almanya'da İnternet üzerinden yayın yapan Kürtçe bir versiyonu olduğunu da görmezden gelmiş Cumhuriyet. Gizleye gizleye çözülecek Kürt meselesi değil mi?
Fransız solunun önemli bir kesimi genelde, Türkiye'deki Kemalizmi laik boyutu nedeniyle ilerici sayar. Diplo'nun yöneticileri de Cumhuriyet'i hala eski Cumhuriyet sanıyor. Yanılıyorlar, yanıldıklarını da görecekler.
Diplo okuru Fransızca bilen bir kaç aydın, aslında Diplo'nun yönetimini uyardı: "İşbirliği yapacağınız Cumhuriyet'in bugünkü yönetimi Saray'ın yargı darbesi ile işbaşına gelmişti. Kürt ve Ermeni karşıtı bir politika izliyorlar. Suriye'de Türk işgalini savunuyor. Ayrıca, bu gazete, Saray'ın denetimindeki Basın İlan Kurumundan en yüksek payı alan gazetedir" dediler. Anlaşılan şimdilik etkili olmamış ama bu işbirliğinin uzun süremeyeceğini şimdiden rahatlıkla iddia edebilirim.
Cumhuriyet, içinde bulunduğu krizden çıkmak için, ille de yabancı bir gazete ile işbirliği yapmak istiyorsa, Fransa'da sağcı Le Figaro'ya başvurabilir. Pardon, orada da olmaz… Çünkü Figaro'daki Kürt ve Ermeni haber ve yorumları da sorun yaratır ayrıca pek fazla resmi ilan yayımlamayan bu gazete Erdoğan'ı da hiç sevmez.
Bence Cumhuriyet yerli ve milli bir gazete olarak kalsın. Saygınlıkmış, referans gazetesiymiş… La Fontaine bunlar!
(*) Steril, sağlık ortamında kullanıldığında mikroptan arındırılmış, hijyenik, temiz anlamında. Ama steril sözcüğünün başka anlamları da var: Kısır, fakir, kıraç, yararsız, çorak, anlamsız, meyvesiz… Herhangi birini seçebilirsiniz.

http://www.etha15.com/haberdetay/cumhuriyetin-diplosu-turkcede-111242
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


İngilizce Deyimler  Part I - YouTube RESİMLERLE DEYİMLER ( 24 DEYİM ) - YouTube DEYİMLER VE ATASÖZLERİ - YouTube Deyimler - Türkçe 5. SINIF TÜRKÇE 'DEYİMLER' - YouTube DEYİMLER, ATASÖZLERİ VE ÖZDEYİŞLER Deyim Nedir? Deyimler (Açıklaması ile Birlikte) - YouTube

Deyimler ( eğitimhane iskender07 öğretmenimizin ...

  1. İngilizce Deyimler Part I - YouTube
  2. RESİMLERLE DEYİMLER ( 24 DEYİM ) - YouTube
  3. DEYİMLER VE ATASÖZLERİ - YouTube
  4. Deyimler - Türkçe
  5. 5. SINIF TÜRKÇE 'DEYİMLER' - YouTube
  6. DEYİMLER, ATASÖZLERİ VE ÖZDEYİŞLER
  7. Deyim Nedir?
  8. Deyimler (Açıklaması ile Birlikte) - YouTube

ZIT ANLAMLI KELİMELER**https://bit.ly/35r5dIx EŞ ANLAMLI KELİMELER** https://bit.ly/2StsrZq EŞ SESLİ KELİMELER*****https://goo.gl/XgWX6c SIFATLAR *****... Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. deyimler ve anlamları tdk, deyimler ve atasözleri sözlüğü, Category Education; Show more Show less. Comments are turned off Autoplay When autoplay is enabled, a suggested video will ... Deyimler ve Özellikleri Soruları indirmek için: https://drive.google.com/open?id=1AK3KJqen9K5Ta5PH--FZewVAs1aBzYuK Dönem boyunca bizlere; https://www.faceboo... Merhaba arkadaşlar, bu videomuzda yaygın olarak kullanılan İngilizce deyimler üzerinde duruyoruz. Peki deyim nedir? Deyim ; anlatıma akıcılık, çekicilik kata... DEYİMLER, ATASÖZLERİ VE ÖZDEYİŞLER KONU ANLATIMI ÖRNEKLER VE 1BİR SORU,KOLAY ÖĞRENME İÇİN İZLEYİN.BEĞENİP, ABONE OLMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN (VİDEOLARIN DEVAMI İ... Bu videoda birçok deyimi resimlerle sıkılmadan,zorlanmadan öğreneceksiniz.İyi seyirler😊 ABONE OLMAYI UNUTMAYIN : ) https://www.youtube.com/channel/UCZqLkKxkp... Relaxing Harp Music 🎵 Peaceful Birds Sounds, Stress Relief Music (Forest Light) - Duration: 3:01:22. 힐링트리뮤직 Healing Tree Music Recommended for you